Anasayfa

Konuyu birkaç noktada değerlendirecek ve analizin sentezini sizlere bırakacağız.

1. Kâinat Allah’ın mülküdür. O, mülkünde istediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Hangi canlıların yaratılacağı ve bunların ne şekilde olacağı tamamen O’nun takdirine bağlıdır. Bu yaratılışta Allah; büyüme, gelişme, farklılaşma ve çoğalma gibi bazı kanunlar koymuş ve bu kanunları da bir takım sebeplere bağlamıştır. Bu kanunlar sadece insanlar için değil, bütün canlılar için geçerlidir.

Allah her canlı türüne en gelişmiş ve o canlıya en uygun bir uç noktası vermiştir. Buna kemal noktası, yani o canlının en mükemmel hali deniyor. Lalenin en güzeli, en mükemmeli olduğu gibi, gülün de, bülbülün de, ineğin de, sineğinde ve atın da bir kemal noktası vardır. Bu kemal noktaya o canlı türünün ulaşması için bir takım sebep ve kanunlar vardır. O kanunlara uyulmaması halinde,  o canlı kemal noktasına ulaşamadan ömrünü tamamlar. Bunun insan olması, bitki veya hayvan olması fark etmez.

Mesela, ihtiyacı olan suyu veya besini yeterince alamayan bir canlının yapısında bir takım kusurlar meydana gelir. Bu noksanlığın ve hastalığın derecesi, o canlının ihtiyacı olan maddenin temini ile doğru orantılıdır.

Aynı şekilde, embriyo safhasında radyasyona maruz kalan bir canlıda, mutasyon adı verilen bazı değişiklikler olabilir. Radyasyonun süresine ve şiddetine göre, o canlıda sakatlıklar ve anormallikler ortaya çıkabilir. Bir canlının radyasyon veya benzeri kimyevî reaksiyonlara maruz kalması tabiî ortamda olabileceği gibi, laboratuarda da yapılabilir.

Mesela, farelere veya tavşanlara laboratuarlarda uygulanan kimyasal bir takım deneyler, onların şu veya bu şekilde sakat kalmasına yol açabilir. Bu yolla olabilecek bütün değişiklik ve farklılaşmalar, araştırma ve inceleme konusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu ön bilgilerden sonra sorudaki;  “Allah sakat veya mutasyona uğramış canlıları niçin yaratıyor?” sorusuna dönersek bunun iki cevabı olabilir.

Birincisi, siz sebep ve kanunları ne kadar değiştirirseniz değiştirin, her canlı mutlaka en mükemmel şekilde yaratılır. Diğeri de, siz sebep ve kanunlara müdahale ettiğiniz zaman, ona göre sonuç alırsınız.

Şu anda kâinatta cereyan eden ikinci şıktır. Yani Cenab-ı Hak, bizim sorduğumuz soruya cevap veriyor. Bu O’nun hikmetine ve adaletine daha uygun değil mi?

Mesela, biz anne karnındaki on günlük bir fare embriyosuna belli dozda X ışını vererek nasıl bir cevap alacağımızı merak ediyoruz. Bu sorumuzu sorduğumuz, yani uygulamayı yaptığımız zaman cevabını alırız. Bunun cevabı belki sakat veya hastalıklı bir fare olacaktır.

Cenab-ı Hak, her şeyi bir kanuna ve sebebe bağlamış. Bu sebeplere veya kanunlara uyup uymamaya göre, canlılar âlemindeki fertlerde bir takım şekil bozuklukları veya hastalıklı yapılar ortaya çıkmaktadır. Siz buna isterseniz soruya göre cevap diyebilirsiniz. Canlılar âleminde hangi soruya ne cevap alınacağı da deneme ve uygulamalarla anlaşılmaktadır. Allah’ın yaratılıştaki hikmeti, adaleti ve hâkimiyeti bunu gerektiriyor.

2. Allah, mülkün tek sahibidir. Bütün dünya ve ukbanın tasarrufu ona aittir. Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse arsasına bina diker, dilerse ekin eker. Hiçbir surette onun bu tasarrufu kendisini haksız konuma sokmaz ve sorumlu yapmaz.

Allah’ın bin bir ism-i celili vardır ki, bunların her birisi farklı bir sanat, farklı bir tecelli, farklı bir yansımayla tezahür etmek ister. 

Mesela, Rezzak ismi rızka muhtaç olan canlıların varlığını istediği gibi, Şafi ismi de hastaların / hastalıkların olmasını ister... Kâinattaki farklılıklar, bu isimlerin farklı tecellilerinden kaynaklanmaktadır. 

Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve hikmetinin -muhatapları olan şuurlu varlıklar tarafından- tam anlaşılması için sanat eserlerinin farklı estetiğe, biribirine ters düşecek şekilde bir zıtlık içerisinde olması gerekir. Çünkü, “Eşya ancak kendi zıddıyla bilinir.” ilmî kaidesi gereğince varlıklarda zıtlıkların olması şarttır. Ta ki, “hakaik-i nisbiye” denilen izafî, nisbî, göreceliği olan gerçekler ortaya çıksın ve bu şekilde farklı sanatlar arasındaki farklılık idrak edilsin. Bu açıdan denilebilir ki, güzellerin güzellikleri, çirkinlerin çirkinliğine, mükemmellerin mükemmelliği, noksanların kusurlarına borçludurlar.

Allah, insanların ve hayvanların cesedini ruhlarına bir elbise olarak giydirmiştir. Ruhu değişik isimlerinin tecellilerini göstermeye bir model yapmıştır. Farklı ceset / beden gömleklerini bu her kalıba uyan esnek ruh modeli üzerinde -kısaltarak, uzatarak, eksilterek, kesip biçerek- farklı biçimlerde dikmeyi irade etmiştir. İşte bu farklılığın olması, ilahî ilim, kudret ve hikmet gibi daha pek çok isimlerinin tecellisini göstermeye yöneliktir. Buna göre, aksaklar, âmalar dahil her varlık bir harika sanattır; Allah’ın ilmini, kudretini, hikmetini yansıtmaktadır. Biz insanlara göre noksan görülen durumlar da aslında harika birer sanat eseridir.

Nazik, nazenin ve biraz da nazlı olan insanoğlu dışındaki varlıklar genellikle kendi durumlarından memnundurlar. Örneğin hiçbir karınca fil olmadığı için, hiçbir sinek deve olmadığı için şikayette bulunmaz. Her şey kendi kamet-i kıymeti nispetinde Rabbine medyun-u şükran olduğunu bilir ve şükreder.

Bu pencereden bakıldığında, aksak insanların da -iman şuuruyla- kendi hallerine şükretmek durumunda olduklarını idrak etmeleri, kısa birkaç gün dünya hayatında bu noksanlıklarına karşı büyük bir mükâfat göreceklerini düşünmeleri, “biri veren bini kazanan kimsenin zarar etmediğini, aksine büyük kâr ettiğini” bilmeleri ve rablerine şükretmeleri gerekir.

Ruhları bakî olan hayvanların da varlıklarının bir şükrü olarak -aksak da olsalar- Rablerine teşekkür ediyorlar. “Her şey Allah’ı hamd ile tesbih ediyor.” (İsra, 17/44) mealindeki ayetten bu gerçeği anlamak mümkündür.