Anasayfa

İnsanın, ayrılmaz özelliklerinden biri de konuşmasıdır. Bu ise, ilk insandan itibaren mevcuttur. Çünkü, insanın ahsen-i takvimde yaratılışı, yani iç ve dış varlığıyla en güzel bir şekilde oluşu bunu gerektirir. Bir diğer ifadeyle, bütün kainata serpiştirilen hikmetler insanda toplanmıştır.

Akıl düşünmekle, göz görmekle, kulak işitmekle dil ise konuşmakla hikmetli olabilir. Aksi halde bu azalar bulundukları yerlerde abes olurlar.

Dil; akıl ve kalbin ürettiği fikirleri anlatan, ruhun hissiyatını aktaran bir vasıtadır. Kapı ve penceresiz bir ev ne ise, göz, kulak ve dilsiz bir akıl da odur. Çünkü göz, ruhun dışa açılan bir penceresi olduğu gibi, kulak da aklın ahizesi, ağız ve dil ise, manaların telaffuz şeklinde dışarıya çıkış kapısıdır. Buna göre ilk insanların konuşamadıklarını ileri sürmek, o insanların büyük bir bunalım geçirdiklerini ve akıllarının kendi başlarına bir bela olarak verildiğini kabul etmek demektir.

Kur’an-ı Kerim’de, ilk insan unvanını alan Hz. Adem (as)’ın Cenab-ı Hak tarafından öğretilen eşya isimlerini saymak suretiyle, meleklere üstün geldiğini okuyoruz (Bakara Sûresi, 2/53). Aynı zamanda ilk peygamber de olan Hz. Adem (as)’ın, vahiyle aldığı on sayfalık ilk İlahi emirleri çocuklarına anlatarak tebliğ ettiği de bilinen bir husustur.

İnsan, Cenab-ı Hakk’ın muhatabıdır. İlk insan da bu lütfa mazhardır, son gelen de...

Diğer taraftan, dildeki konuşma istidadı, İlahi kudretin azametini ilan eder. Nitekim, dillerin ve renklerin değişik bir şekilde yaratılışı, Kur’an’da kudret şahitleri olarak gösterilir. (Rum Sûresi, 30/22)

Şu halde insan, konuşmadan mahrum olmamış, dilsiz kalmamıştır. Ancak, ilk insanlar, başlangıçta, bir aile denebilecek kadar az sayıdaydı ve bunların kullandıkları dil, kendi zamanları ve ihtiyaçları ölçüsündeydi.

Ancak bugün dünyada konuşulan bütün dillerin Hz. Adem (as)’ın çocuklarından kaldığını söylemek eksik olur. Zamanla bir dilden birkaç dil türemiş, lehçe farklılıkları zamanla farklı bir dil haline gelmiştir.
 
Mesela bugün Türkçe konuşan iki yüz milyonun üzerinde insan vardır. Fakat ayrı ülke, kültür ve çevrede yaşamanın verdiği değişiklikler aslında bir olan Türkçe’nin, Kazakça, Kırgızca, Çağatayca, Uygurca, Göktürkçe gibi telaffuzu, konuşulması gibi bazı farklılıklar arz ederek ayrı bir dil haline bürünmelerine sebep olmuştur. Asılları Latince olan Fransızca ve İtalyanca gibi batı dilleri için de aynı şeyi söylemek mümkündür.